Onun tespitlerine göre bu paralarla toplum mühendisliği faaliyetleri finanse edildi
Ahmet Ertürk, Türkiye'nin son altı yılına damgasını vuran isimlerden birisi. 2004 yılının karlı bir Ocak gününde başına geçtiği ve 2010 yılı ocak ayının karlı bir gününde ayrıldığı Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu (TMSF), yakın tarihte medya - ticaret - siyaset üçgeninde kurulan kirli ilişkiler ağının ortaya çıkmasında çok önemli rol üstlendi. 28 Şubat döneminde irtica yaygarası ile başlatılan postmodern darbe sürecinde hortumlanan onlarca bankanın ülkeye ve topluma verdiği hasarı azaltma yolunda en önemli adımlar bu altı yıl boyunca atıldı. Bankalardan hortumlanan ve bugün bile kimleri haksız yere zengin ettiği, hangi kirli işleri finanse ettiği tam belli olmayan paraların izi bu dönemde takip edildi.
TMSF'nin son altı yıllık performansı, kamu alacaklarının tahsil edilmesi kadar başka bir açıdan daha önem arz ediyordu. Yolsuzluk ve hortumlama yapanların, yanına kâr kaldığı anlayışı önemli ölçüde darbe aldı. Toplum, ülkenin birikimlerini kendi çıkarları uğruna kullananların eninde sonunda hesap vereceğine inanmaya başladı.
Bu dönem elbette kolay geçmedi. Ahmet Ertürk, batıkların tahsilatı için tam bir savaş verdiklerini söylüyor. Bunun ona bedeli ise hakkında hâlen devam eden 28 dava. Görev süresinin sonunda kendisine yönelik saldırıların artarak süreceğini tahmin ediyor. Buna rağmen Türkiye'de kamu görevlilerini korkutarak, sindirerek rant devşirilen dönemin geride kaldığının altını çiziyor ve "Görev süremin bitmesini bekleyenler hiç heveslenmesinler." diyor. Ortaya çıkan darbe senaryolarında, Türkiye için uygun görülen ekonomik ‘tedbirleri' okudukça ‘dehşete kapıldığını' söyleyen Ertürk, bu senaryolara iş dünyasından ve özellikle de büyük sermayeden güçlü itirazlar gelmemesi konusunda ise şaşkın. Bu gibi planlardan menfaat uman çevreleri eleştiren Ertürk, "Bu paranoyadan herkesin korkması lazım. O hastalıklı ruh hâlinin yarın kimi vuracağı hiç belli olmaz. Ben hâlâ iş dünyasından güçlü tepkiler bekliyorum." uyarısı yapıyor.
Ahmet Ertürk'ün niyeti bundan sonra özel sektörde çalışmak. Ancak ismi önemli kamu kurumları için de geçiyor. Görünen o ki, başkanlık dönemi, Türkiye'nin kamu alacaklarının peşine düştüğü bir dönem olarak kayıtlara geçen ünlü bürokrat, kariyerinin bundan sonraki bölümünde de çok konuşulmaya devam edecek. Ahmet Ertürk, altı yıllık TMSF başkanlığı döneminin çok fazla gündeme gelmeyen ilginç ayrıntılarını ve yaşadıkları süreçle ilgili çarpıcı tespitlerini Aksiyon'a anlattı.
TMSF ilk olarak 1983 yılında Merkez Bankası bünyesinde bir birim olarak kuruldu. Daha sonra Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu'nun kurulmasıyla onun bünyesine geçti. 2003 yılı Aralık ayında Meclis'ten geçen 5020 sayılı yasa ile bağımsız bir kuruluş hâline geldi. Bağımsız bir kurum hâline geldikten sonraki ilk başkanı ben oldum. Biz 29 Ocak 2004'te göreve geldik ve hemen devamında 13 Şubat'ta Uzan operasyonunu başlattık. Bu olay çok ses getirdi ve TMSF'nin bir anda kamuoyunda çok tanınan bir kurum hâline gelmesine sebep oldu. Bizi de bir anda vitrine çıkardı. Uzan ailesine yönelik zorlu bir operasyonun ekonomik boyutu kadar siyasi ve magazin boyutu da vardı. Ekonomi sayfaları kadar magazin sayfalarına da konu olduk ve bu olayla medya sektörüne girdik. Uzan'ın yayınlarına el konulmasıyla, TMSF ülkenin önemli bir medya grubu hâline geldi.
Elbette, en fazla ses getiren de oydu. Çok sayıda sektöre yayılmış bir gruptu. Medyayı da çok etkili ve tartışmalı şekilde kullanmaktan çekinmedikleri için çok büyük zorluklar yaşadık. Biz daha göreve resmen başlamadan önce Uzan grubuna yapılacak yasal işlemlerle yatıp kalktık diyebilirim. Günler ve geceler boyunca devam eden bir hazırlık süreci yaşadık. Çok iyi bir model oluşturduk. O bakımdan operasyon sonrası Uzan şirketlerinin değeri düşmek bir yana arttı ve bu sebeple şirketleri çok iyi rakamlara satabildik. O kadar ince detaylarla çalıştık ki; iki televizyon kanalı var, Telsim var, günlük gazete var ve bunların saniye bile aksamaya tahammülü yok. Müdahalenin çok sancısız yürümesi gerekiyordu. Telefon operatöründeki kesinti, televizyondaki sıkıntı şirketin değerini düşürecekti. Bunları hep hesap ettik. Kimi yönetici atayacağımızdan bilgisayar altyapısına kadar her şeyi planladık ve hiçbir aksama olmadı. Mesela Kral TV'nin yayınını biz aksatmadık ama biz devralınca RTÜK kanalı kapattı; çünkü Uzanlar RTÜK payını ödememişti. Biz bu operasyon sırasında Uzan döneminin parasal sorunlarını da çözmek zorunda kaldık. Uzan'ın hiçbir yere para ödememek gibi kötü bir alışkanlığı vardı ve kimsenin bir şey söyleme cesareti bulamadığı yıllar yaşanıyordu. Cep telefonu şirketindeki yükümlülüklerini yerine getirmemişti. Yurt dışı tedarikçilere para ödemiyordu. Yurt içinde alacaklıları vardı. Onun için bu operasyon bizim açımızdan da büyük bir cesaret ve hazırlık gerektiriyordu.
13 Şubat öncesi Cem Uzan ve onun yöneticileriyle birkaç kez görüştük. O görüşmelerde biz bir taraftan operasyon hazırlığı yaparken, bir yandan onların bu işi masada çözmek isteyip istemediklerine baktık. Onlar, ‘kimse bize dokunamaz' havası ile masaya oturdular. Benim Al Baraka'da çalıştığımı haber almışlar. Akşam ana haberde sunucu, aynı zamanda o görüşmede bulunan kişi, beni, ‘Al Baraka'da çalışmış ama iyi bir adama benziyordu' tarzında aşağıladı ve tehdit etti. Müdahaleden önce şirketin parasal hareketleri bizim kontrolümüzdeydi. Ay başında çalışana ücret ödenecek, bunun için bizim onayımız gerekiyor. Ödeme biraz gecikti; çünkü öncesinde listeleri kontrol ediyoruz. Gruptan üst düzey bir yetkili aramış, "Ahmet Bey'e söyleyin çalışanlar İkitelli'den çıktı, TMSF'ye baskına geliyorlar, kendisine bir zarar gelmesin diye aradım" diye not bırakmış. Gelen giden olmadı tabii ama bu tehditleri yaptılar. Tabii bunlardan çok daha şiddetlisiyle benden önceki kamu görevlileri karşılaştı ve grubun haşin tavrı onları etkiledi. Bize de aynısı olacak diye düşündüler. Fakat düşündükleri gibi olmadı. Biz her şeye rağmen uzlaşma istedik ama onlar olacaklara hiç ihtimal vermedikleri için çözümden kaçındılar.
Toplumu etkileyen iki önemli güç merkezi banka ve medyadır. Dünyadaki örneklere bakıldığında, her iki sektörün aynı elde bulunmaması tercih ediliyor. Bu iki gücün birbirini kontrol etmesi sağlanıyor. Türkiye'de bu yapılamadı. Ya medyası olanlar bankacılığa girdiler ya da tam tersi oldu. Burada amaç, banka varlığını medya gücüyle desteklemekti. Bu hem finansal ilkelere hem de ekonomiye hasar veren bir düşünce tarzıydı. Önemli olan, Türkiye siyasi sisteminin göz yumması hatta bu dengesizliklerden beslenmesi ve siyasi güç devşirmeye çalışmasıdır. Ancak kimseye faydası olmadı ve topluma ciddi hasar verdi. Bu yanlışlara göz yumuldu, hatta alkış tutuldu.
Bütün bu dengesiz yapılar, hepimize ağır faturalar ödetti. Türkiye'nin refah düzeyi etkilendi. Varlık ve değer kaybettik. Bunun faturaları da kesildi. Siyasi aktörler bedeli siyaseten ödedi. Oyunun diğer tarafındaki faturaları biz kestik çünkü yasal görevimizdi. Ülkenin çalınan paralarını geri almak bizim görevimizdi. Türkiye'de bugüne kadar yapanın yanına kâr kalmış. Böyle bir alışkanlık oluşmuş. Toplumu pasifleştiren, çaresizliğe sevk eden bir durumdu ancak biz bunu da kırdık. TMSF örneği gösterdi ki Türkiye'de mekanizmalar iyi çalıştığı zaman yanlışların bedeli ödeniyor. Kurumların iyi çalışması lazım. Bazı olaylar toplumun farkında olması ile çözülebilir. TMSF, topluma bu sorumluluğu aşıladı. Biz de mütevazı bir rol oynadık.
28 Şubat öncesinde Türkiye'yi o noktaya götüren bir süreç yaşandı. 28 Şubat'ın altyapısı kuruldu. Siyasi dengesizlikler ile ekonomik dengesizlikler birbirini destekledi ve rant kapma sürecine dönüştü. Siyaset ekonomideki dengesizlikleri, ekonomi çevreleri de siyaseti kendi lehine kullanarak hak etmedikleri kazançlara ulaştılar. Sonuca ulaşmanın önemli bir aşaması demokratik sisteme yapılan olağan dışı müdahaleler oldu. Demokratik sistemin en önemli özelliği şeffaflık ve hesap verilebilirliği öngörmesidir. Kapalı bir yapıda her türlü senaryoyu uygulayabilirsiniz. Antidemokratik yapıda toplum mühendisliği kadar finansal mühendislik de yapabilirsiniz.
28 Şubat sürecinde ikisi bir arada ve eş zamanlı yürüdü. Biri toplumu, diğeriyse ekonomiyi kendi kirli amaçları için yeniden düzenlemeyi amaçlıyordu. Bunlar birbirini destekledi ve 28 Şubat'tan netice alındı. Süreç Türkiye'nin ciddi servet kaybıyla sonuçlandı ve sadece sisteme-siyasete değil ekonomiye de darbe yapıldı. 28 Şubat aynı zamanda finansal darbedir. O yıllarda yaşanan krizler de sözkonusu dengesizliklerin eseriydi. Yine bu çarpık sistemin eseri olarak ortaya çıkan 2001 krizi Türkiye'yi 20 sene geriye götürdü.
Batık bankalar meselesine bakıldığında, bazı iş adamlarına bankacılık lisansı verilmesi, bazılarına banka teslim edilmesi veya yaptıklarına göz yumulması sürecinin yaşandığını görüyoruz. Buradaki uygulamalar masum bir uygulamanın değil, planlı bir senaryonun varlığına işaret ediyor. Bazen hissediyoruz, bazen de görebiliyoruz. Batık bankaları incelerken, bazen açıklanamayan bir kayıpla karşılaşıyoruz. Gizli, göremediğiniz kaçaklar var. Bu kaçakların bir kısmının, diğer amaçlara yani siyaseti ve toplumu yeniden dizayn etme amaçlarına hizmet ettiğini tahmin ediyorum. Normal şartlarda bankaların yaptıkları zararları açıklamak için bazı kalemlere bakarsınız. Mesela yüksek faiz ödemesi, verilen kredinin geri dönmemesi, işletme masrafları gibi kalemler vardır ve bunlardan oluşanlar, açıklanabilir zararlardır. Biz adı geçen bankaları incelerken, bütün kalemleri üst üste koyduğumuz hâlde, zararın toplamından daha yüksek çıktığını gördük. Demek ki paraların gittiği yerlerin gizlendiği, harcamanın nereye yapıldığının belli olmadığı noktalar var. Biz gizli harcamaları tespit ediyoruz ama paraların nerede kullanıldığını kayıtlardan bulmak mümkün olmuyor. Analiz ettiğimizde ise belli politik amaçları uygulamak, belli grupları finanse etmek, toplumu yeniden dizayn etme noktasında provokatif ve karanlık eylemleri finanse etmek için kullanıldığını düşünüyorum.
1994 - 2003 arası Türkiye'de 25 banka fona devredildi. Devlet açıklarını kapatmak için 30 milyar dolar ödedi. Hazine kaynağı içeriden yüksek faizle borçlanarak aldı. Faizleri hesapladığınızda rakam 60 milyar dolara çıkıyor. Kamu bankalarının zararları da dâhil değil. Görev zararı kılıfı altında, kötü yönetim ve kötü amaçlarla kamu bankalarını kullanmanın faturası ise 25 milyar dolar oldu memlekete. Biz 18,5 milyarını tahsil ettik. 3 milyar daha tahsilat bekliyoruz. Toplamda 21,5 milyarlık bir tahsilat olacak. Bu tahsilat, TMSF'nin özerk yapısı ve özverili çalışması ile oldu ama kolay olmadı. Bir savaş vererek geri aldık. Burada önemli olan bir husus da, memleketin parasının kurtarılması kadar, TMSF'nin başarısı ile toplumdaki, ‘yolsuzluk yapanın yanına kâr kalıyor' anlayışını yıkmasıdır. Bunu da bir artı olarak memleketin hanesine yazmak lazım.
Her darbe ülkeyi ekonomik olarak yıllarca geriye götürüyor. Ekonomide önemli olan istikrar ve öngörülebilirliktir. Ekonomik büyüme dışarıdan kaynak teminine bağlı bir durum ve bunun içinde demokratik ve ilerisi görülebilen bir yapı oluşturmak gerekiyor. Türkiye yıllardır 3. dünya ülkeleri ile aynı kredi notunu alıyor; çünkü dışarıda darbeler ve istikrarsızlıklar ülkesi olarak biliniyoruz. Bu durum yabancıların Türkiye'ye bakışını bir kalıp hâline getirdi. Darbeler kendi hukukuyla geliyor. Darbe hukuku keyfilik, öngörülemezlik, kapalılık ve hesap verilemezlik demektir. Böyle bir ortamda ekonomi büyümez. Biz yıllarca bunlara mahkûm edildik ve faturayı bütün toplum ödedi.
Bugün ortaya çıkan planlardaki ekonomik mantaliteyi görüyoruz ve dehşete düşüyoruz. O planın ekonomik boyutu, despotik bir toplum görüşünün ekonomide de uygulanacağının göstergesidir. Keyfilik, despotluk, rant ve haksız kazancı amaçlayan bir anlayış var ve bunun zorla topluma empoze edilmek istendiğini görüyoruz. Planların sadece toplumsal ve siyasal tarafı değil, ekonomik tarafı da dehşet verici. İş dünyasının özgürlüklere, demokratik değerlere daha yüksek sesle, daha cesur bir sesle sahip çıkması lazım. Faşizan müdahalelere cesurca karşı koyması lazım.
Türkiye'deki büyük sermayenin bir yaklaşımı var. Siyasi sistem ne kadar aksaklıklarla dolu olursa olsun, siyaset hangi biçimde yapılanıyor olursa olsun, biz kendi işimize bakarız diye düşünüyorlar. Ancak o faşizan yapının, büyük sermaye için de nasıl bir sistem öngördüğünü bugün ortaya çıkan planlardan görüyoruz. Darbe planlayanlar, bankalara el koymayı, Türkiye'deki yabancı yatırımlara müdahale etmeyi, şirketleri kapatmayı istiyor. Çok şükür ki bunların sessizce karşılandığı bir dönemden, yüksek sesle tartışılıp protesto edildiği bir döneme geldik. Kirli planların uygulama şansını yok eden bilinç ve olgunluk düzeyinin, finans sektörüne ve iş çevrelerine yansımasına biz bir parça katkıda bulunduk. Başka güçlere ve hesaplara dayanarak finansal güç elde etmek isteyen aktörlere karşılarında TMSF'yi bulacaklarını gösterdik. Kendini dokunulamaz görenlere bile dokunduk ve kamu alacağını tahsil ettik. Toplum artık yanlış yapanlara dokunulabileceğini gördü. Ancak hâlâ sistemde arızalı noktalar var ve bunların da tamiri hâlinde daha güçlü bir sistem ortaya çıkacak. -Finans ve medya sektörlerinin kritik dönemlerde demokrasiden yana tavır almalarını çok önemli buluyorsunuz. Son darbe planlarına karşı iş çevreleri ile finans çevrelerinin duruşunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Darbe planlarındaki ekonomik anlayış artık diktatoryal rejimlerde bile yok. Planların mevcudiyeti bile Türkiye'nin uluslararası kredisine zarar veriyor. İstikrar ve hukuk arayan bir iş dünyasının bunlara ses çıkarmaması yadırganmalı. Herkesten önce onların ses çıkarması gerekiyor. Bakın en büyük ahlaksızlıkları yapanlarla bile biz hukuki bir rejim içinde mücadele ediyoruz. Darbeciler ise, ideolojik gerekçelerle şirket kapatmak istiyor. İş dünyasından hâlâ bunlara güçlü tepkiler bekliyorum. Çünkü bu anlayış sadece bazı şirketleri değil, bütün ülkeyi sarsar. Bazılarının oh diyebileceği bir rejime götürmez bu bizi.
Çok küçük bir azınlık olabilir. İdeolojik gerekçelerle ses çıkarmayanlar da aslında bundan büyük zarar görecektir. Ekonomiyi tahrip eden anlayış herkese zarar verir. Ama Türkiye ideolojik bir körlüğe mahkûm edilmişse, bundan menfaat bekleyenler varsa onun da vakti geçti. Artık Türkiye birileri tarafından aptalca senaryolarla yönetilebilecek bir ülke olmaktan çıktı. Dehşet ve ahmaklık bir arada bu senaryolarda. Böyle absürtlük olmaz. Bir tür soykırım mantığı taşıyorlar ve herkesin bundan korkması lazım. Belli toplum kesimlerini yok etme anlayışı ile hareket eden ruh hâlinden herkesin korkması lazım. Çünkü o hastalıklı ruh hâlinin yarın kime yöneleceği belli olmaz.
Biraz çekingen, biraz mahcup ve zoraki tepkiler var. Oysa çok cesur olunmalı. Bu işlerin önü ancak böyle alınabilir. Türkiye'de siyaset hata yaparsa çözüm yine siyaset içindedir. Paranoya ile siyaset yapılmaz. Bu paranoyaların ülkemize verdiği hasarları geçmişte gördük, yakın tarihimizde var bu. Artık Türkiye toplumu olgunlaşmalı. Artık siyaset bu olgunluğu yönetebilmeli. Topluma üniforma giydirme anlayışından vazgeçmek gerekiyor.
Benim o konuda beklentim daha yüksek sesli bir karşı çıkıştı. Hâlâ da o beklenti içindeyim. Ümit Boyner'in genel kuruldaki çıkışı umut verdi. Demokrasi açığından bahsetmesi önemliydi. Demokrasi açığı giderildiğinde, ekonomi de daha dengeli hâle gelecektir. Bugün dünyada olgunlaşan demokrasilerin yoksulluktan çıktığını görüyoruz. Türkiye artık demokrasiden korkmamalı.
Köşeme çekilmeyeceğim. Özel sektöre dönebilirim.
Şu anda 28 dava var hakkımda devam eden. Görevde olmam biraz caydırıcı oluyordu. Çünkü dava açanlarla uğraşma imkânı daha fazlaydı. Güçten yoksun kalma durumunu fırsat görüyorlar ama fazla heveslenmesinler. Benim gücüm başka şekilde devam edecek. Türkiye geçmişte kamu görevlilerini korkutarak, ürküterek, şantaj yaparak rant elde edilen dönemleri yaşadı ama bunlar artık geride kaldı. Ben arkamda öyle bir miras bırakmayacağım.
Ahmet Ertürk, Elazığ'ın Palu ilçesinden 1920'lerin karmaşık döneminde göç etmek zorunda kalmış bir ailenin çocuğu. Bir kısmı Şanlıurfa bir kısmı da Malatya'ya göç eden aile fertleri, son olarak Malatya'da kalmaya karar verir. Ahmet Ertürk, 1953'te Malatya'da dünyaya gelir. Çocukluk ve gençlik yılları Malatya'da geçer. Meşhur Turan Emeksiz Lisesi'nde başladığı lise eğitimini yeni açılan Atatürk Lisesi'nde tamamlar. 1968 yılının Malatya'sı, Türkiye'nin o dönem yaşadığı ideolojik kamplaşma ve gerilimlerden nasibini almaktadır. Ülke genelinde oynanan oyunlar bu şehirde de icra edilmektedir. Malatya Belediye Başkanı'nın evinde bomba ile öldürülmesi ve Alevi - Sünni çatışmalarının yaşandığı bir atmosferde yetişir.
O dönemi, "Fazla politize bir ortam vardı ve biz de bundan nasibimizi aldık." sözleriyle özetliyor. 1971'de liseyi bitirir ve Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'ne yazılır. Bu gerilimli ve çatışmalı ortamın etkilerini üniversite döneminde de yaşayacaktır. Şiddet olaylarına karışan gençlerin, planlanan senaryoları farkında olmadan ve hesap - kitap yapmadan uyguladığı tespitini yapıyor. Bütün bunlara rağmen kendini, bir grup arkadaşıyla bu kampların dışında tutabildiğini de ekleyerek... İdeolojik kamplaşmaların dışında kalmanın, kendisine, yaşanan çatışmaları ve olayların perde arkasını daha soğukkanlı görebilme fırsatı verdiğini düşünüyor Ahmet Ertürk.
Üniversiteden sonra Maliye Bakanlığı'nda işe başlar. Onun bürokrasiye adım attığı yıllar, Türkiye'nin ekonomik açıdan tam bir yıkım yaşadığı dönemdir. Ülke bir yandan ambargo altında inlerken, diğer yandan borç batağındadır. Bir yandan evde kullanılacak bir küçük tüp almak için torpil aranan bir süreç yaşanırken, diğer yandan karaborsacılık almış başını gitmiştir. O dönemi anlatırken, "Bakkallar o dönemin en önemli kurumu hâline gelmişti; çünkü hiç bulunmayan malları insanlara dağıtan kurum rolündelerdi. Zam yapılacağını önceden haber almak büyük bir rant kapısına dönüşmüştü." diyor.
Kıtlık ve şiddet dönemlerini maliye müfettişi olarak yaşayan Ertürk, genç bir memur olarak Rize'den Mersin'e kadar ülkenin pek çok farklı noktasında görev yapar. Öğrenciyken karşısına çıkan gerilimler, memurken de peşini bırakmaz. Rize'deki görevini, bir gün sokakta önünü kesen ve ‘seni bir daha burada görmek istemiyoruz' diyen gençler yüzünden bırakmak zorunda kalır. O dönem bir yerde göreve başlamadan önce, hangi bölgenin kimin egemenliğinde olduğunu öğrenip ona göre hareket etmek zorunda kaldıklarını acı bir tebessümle hatırlıyor: "Birileri perde arkasında kukla oynatıyordu, bir kısmımız bu oyunu seyrettik, bir kısmımız da buna kurban gittik."
1984'te Londra'ya giden Ertürk, o yıllarda yeni başlayan özelleştirme süreçlerini incelemekle görevlidir. Dönüşünde tekrar Maliye'ye girer ancak kısa süre sonra TÜSİAD'a genel sekreter yardımcısı olur. Onun TÜSİAD dönemi tam da Sakıp Sabancı'nın başkanlığına rastlar. Onunla çalışmayı bir şans olarak değerlendiriyor. Dernek tecrübesi aslında Ertürk için ilk kez reel sektörü ve iş dünyasını tanıma fırsatı vermiştir. İş adamlarının siyasetle ilişkileri noktasında ilginç gözlemleri de olur bu dönemde: "Özal ile birlikte TÜSİAD'ın savunduğu liberal ekonomi felsefesi hayata geçti. Fakat ben şunu gördüm. Liberal ekonomi aynı zamanda liberal bir siyasetle daha anlamlı olabilirdi. TÜSİAD'ın o günkü profilinde, liberal ekonomi ama aynı zamanda kapalı ve devletçi bir siyaset isteme ikilemi olduğunu gördüm. Liberal ekonomi istiyorlar ama liberal bir hükûmet ve devlet istemiyorlardı. TÜSİAD'ın bir kısım üyeleri hâlâ bu ikilemi aşabilmiş değil!"
TÜSİAD sonrası Denizcilik İşletmeleri'nde genel müdür yardımcısı olarak çalışır. 1992'de buradan da ayrılır ve kendisi için yeni bir dünya sayılabilecek finans dünyasına adım atar. Al Baraka Türk'te genel müdür yardımcısı sıfatıyla işe başladığında, kariyerinin bundan sonraki bölümünde finans dünyasının bu kadar belirleyici olacağını elbette tahmin etmemektedir. Bugün geriye dönüp baktığında, şimdi TMSF'de yaptığı işin stajını Albaraka Türk'te gördüğünü düşünüyor. Ertürk'ün bankadaki vazifesi kredi alacaklarını tahsil etmektir! Bu işi de Türkiye'nin en krizli yıllarında yapar. 1994 - 2000 ve 2001 krizlerinin bankalara ve müşterilere etkisini birebir gözlemler. 2001 yılında İhlas Finans'ın batması, bankacılık sektöründeki krizi özel finans kurumlarına da taşır. Sektördeki yanlışlıkların ekonomiyi nasıl tahrip ettiğini orada görür. Türkiye o dönem, 80 öncesi reel sektörde yaşadığı krizi, bu sefer finans sektöründe yaşar. Bu kadar olayın ardından tam bir kriz yorgunu hâline gelen Ertürk, yeni dönemde Sermaye Piyasası Kurulu'na geçecektir. Kurul üyeliği de finansın bir parçasıdır ama nispeten daha sakin bir işi vardır artık. Buna rağmen bu sakin görevi sadece 9 ay sürecek ve bu sefer kendini daha büyük bir hengâmenin içinde bulacaktır.
O dönem Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu kanunu Meclis'ten geçmiştir. Kendisinden fon başkanlığı için bir isim istenir. Bazı isimler verir. Başkanlık meselesi bir süre çözülemez. Bu meseleyi tartıştıkları ve o dönemin ilgili bakanı Abdüllatif Şener'in de bulunduğu bir ortamda, ‘Beni neden düşünmüyorsunuz?' diye şaka yapar ve kendini bir anda TMSF başkanlığında bulur. Şakayla başlayan TMSF macerası sadece Ahmet Ertürk'ün değil, Türkiye'nin de hayatında çok önemli bir dönemi teşkil edecektir. Altı yıllık görev süresinin kendisi açısından son derece zor ve yıpratıcı geçtiğinin altını çiziyor. Buna rağmen vicdanı son derece rahat. "Ülkenin kaybolan paralarının önemli kısmını geri almış olmamız, çektiğimiz sıkıntılara değdi. Bazen, toplumsal çıkarlar için kişisel hayatlarımızdan fedakârlık yapmak gerekir. O bakımdan pişman değil, huzurluyum." diyor.
Ocak 2004 - Ocak 2010 arasında TMSF'de, 3 bin 343 kurul kararı alındı. Bunların yüzde 85'i tahsilatlarla ilgili. 21 batık bankanın tahsilatları bu dönemde yapıldı. El konulan 125 şirket satıldı. 55 tanesi tasfiye sürecine sokuldu. 251 şirket ticaret sicilinden silindi. 283 şirket ise mevcudiyetini koruyor. Bunların yüzde 40'ı fon iştiraki. 243 şirketin yönetimi fon tarafından devralındı. Bu dönemde 8384 gayrimenkul fona geçti. Bunların 4829'u satıldı. Toplam 18,6 milyar dolarlık tahsilat yapıldı. Bunun yüzde 91'i 2004 sonrasında, Ertürk döneminde elde edildi. Tahsilatın yüzde 70'i banka sahiplerinden yapılırken, hâlen 3,6 milyar dolarlık tahsilat bekleniyor.
Bu tahsilatlardan Hazine'ye 9,670 milyar dolar, Merkez Bankası'na 1,418 milyar dolar, Maliye'ye 3,900 milyar dolar, Hazine Müsteşarlığı'na 1,350 milyar dolar, yurt dışı kreditörlere 1,290 milyar dolar, ipotek ve rehin bedellerine 221 milyon dolar ve diğer kalemlere 62 milyon dolar ödendi. Şu an TMSF ile ilgili 20 bin dava ve 61 bin icra var.
RÖPORTAJ: ZAFER ÖZCAN
OKUNMA SAYISI: 143
Bu haberi üyesi olduğunuz bookmark sitelerinde dostlarınıza tavsiye edin.
DİĞER EKONOMİ HABERLERİ