‘Her şey olup bitmiş, yaşanan yaşanmıştır. Dönüp bu hayatı, yaşanmışlıkları, sonu hüsranla biten hayatları anlatırlar bize. Bu hayatın kahramanları takıntılı, melankolik, hayata yenilmiş kişilerdir. Onlara göre zaten ufukta hiçbir umut da gözükmemektedir. Hayat tarafından istenmeyen kişiler, hayatlarının bir döneminde boğulmuş bir halde kıyıya vururlar. Kaybedecek bir şeyleri de yoktur ve önlerindeki hayat ise hiçbir vaatte bulunmamaktadır. Hatta daha da ileri: Yaşamak için olmadığı gibi ölmek için bile nedenleri yoktur.'
Onlar, neyi niçin yaptıklarını bilmezler. "Ruhları karanlığı sever" o kadar. Onların "hayatta kapıyı açmaktan zevk alacakları" kimseleri yoktur. Böylece, mutsuz geçen bir çocukluğun, annesizliğin, sevgisizliğin insanı nasıl hayatı boyunca izlediği, giderek hayatı çekilmez hale getirdiğini en iyi onlar bilir...' (1)
Evet...!
Bir önceki yazımızla ‘Çocuklarımızı Koruyalım" demiştik. O meselenin sadece bir yönüydü. Şimdi, gelin bir yolculuğa çıkalım. Yolumuz nereye çıkacak, bakalım...
Çocuk, evindeki küçük dünyasından okula geldiğinde dış dünyanın hem fiziksel ve somut, hem sosyal ve kültürel gerçekleriyle yüz yüze gelmekte ve bu gerçeklerin ortaya koyduğu sorunlarla baş etme sorumluluğu karşısında zorlanmaktadır. Çok erken çağda evden ayrılan çocuk, uymak zorunda olduğu kaide ve kurallar yanında öğrenmek zorunda olduğu eğitim programıyla yüz yüze kalmaktadır.
İşte evde bakıcıya, anneanne veya babaanneye, okulda öğretmene, gelip giderken servis şoförüne, hastalanınca doktoruna, çarşıda esnafa, yolda-sokakta halka bir emanettir çocuk.
Bize emanet edilen çocuklarımızı, psikolojik olgunluk bakımından amacına uygun yetiştirebiliyor muyuz?
Peki sizce, bizler psikolojik ya da ruhsal yönden iyi yetiştirildik mi?
Bu manada, çocuğumuzun/ailemizin sorumluluğunu alabilir miyiz?
Aldıysak, çelik çomak oynama kolaylığında hayatı götürebiliyor muyuz?
Cidden Psikolojik olgunluk veya Ruh sağlığı birey için çok önemli konular.
Biz ya da çocuklarımız ne durumdayız? Üzerinde ciddiyetle düşünmek gerek!
‘Psikolojik olgunluk bir bakıma amacına ulaşmada fırsatları yakalama sağduyusu ve iyi hesaplanmış olan riskleri göze alma cesareti vermektedir.'
Kaç Cesur Yüreğiz? Riskleri göze alma cesareti olan (birisi miyiz) birisi mi çocuğumuz? Hiç gözlemlediniz mi? Çocuğunuz sorunları algılayıp, çözüm yolları üreterek sorunların üstesinden gelebilecek birisi mi? Koskoca adam oldu da, siz hala arkasını mı topluyorsunuz?
‘Gerçekleri algılayan kimselerin belli amaçlarının bulunması, enerjisini belli bir amaca ulaşma doğrultusunda planlayabilmesi, uygulayabilmesi bireyin psikolojik olgunluğunun göstergesidir.'
Bugün bu olgunluğa sahip olmayan kimseler de; güvensizlik, belirsizlik, yanlış yapma korkusu ile yalnızlık ve yenilmişliğe mahkum hissederler, kendilerini.
Hayatlarının sonunda derin bir sarsılışla gerçekleri fark ederler ama her şeye geç kalmışlardır. Kimileri ise yenildiklerini bile bile küçük küçük umut kırıntılarıyla hayata tutunmaya çalışırlar. iki amaç arasında seçim yapma kararsızlığı fazla oyalayıcı ve yıpratıcıdır.
İnsan kendine rahatsızlık veren durumdan kurtulma çabası içinde yaşam sorunlarıyla baş edebilme yollarını keşfedebilir. Yeter ki, birey bu sorunlarla karşılaştığında geriye dönüp baktığı zaman geçmişinde (çocukluğunda...) umutsuz yenilgiler bulunmasın.
Aile içi huzursuzluklarla yetişmişlerse; hep düşlerle, yalanlarla hayata tutunurlar. Ancak bu yaşananların etkisi bireylerin hayatlarını etkiler, hatta belirler. Çocukluğun, ilk gençliğin bu acıları onları hayatlarını arızalı sürdürmelerine neden olur. Aile içinde bile mutsuz olan bu insanları bekleyen mutlak bir yalnızlıktır. Hayatları boyunca bu yalnızlığı yenmeye çalışırlar. Bu yüzden kendileri gibi yalnızlığa itilmiş insanlara ilgi gösterirler.
Onlar için, geçmiş çoğunlukla hayatı karartan bir dönemdir. Anne ve babanın sevgi eksikliğinin, aile içi çatışmaların çocuğa olumsuz yansımalarından dolayı, çocukluğa hiç de özlenilecek bir yaşam parçası olarak bakılmaz. Hatta çoğu kez çocukluk pek çok kimse için bir karabasandır.
İnsanın zorluklar karşısında gösterdiği tepkilerle onun psikolojik olgunluğunu ölçebiliriz. Kişinin gerçeklerle yaşayabilmesi yanında gerçekleri olduğu gibi algılayabilmesi de bir olgunluk ölçütüdür.
Kişi karşılaştığı sorunlardan bilinçli veya bilinçsiz bir biçimde kaçmıyorsa, sorunların boyutlarını iyi değerlendirebiliyorsa; sorunu hafife alma ya da gereğinden fazla abartmıyorsa; gerçeklerle yaşama yanında gerçekleri olduğu gibi algılayabiliyorsa, psikolojik boyutta olgunluğa erişmiş demektir.(2)
Bunun için çocukluk döneminden itibaren birey desteklenmeli ki; kendinde var olan güçlerinin sınırını görsün, kendine özgü biçimiyle de sorunların üstesinden gelebilme yeterliliğine ulaşabilsin.
İnsan kendine rahatsızlık veren durumdan kurtulma çabası içinde, yaşam sorunlarıyla baş edebilme yollarını keşfedebilir. Yeter ki, birey bu sorunlarla karşılaştığında geriye dönüp baktığı zaman geçmişinde umutsuz yenilgiler bulunmasın.
Geçmiş, geçip giden değil, bugünü belirleyendir. Geçmişte yaşanan ağır yenilgiler insanların geleceğe ilişkin umutsuz olmalarına, çıkışsız kalmalarına yol açar.
Ancak, ‘iman, Şems-i Ezeliden vicdan-ı beşere ihsan edilen bir nur ve bir şuadır ki, vicdanın içyüzünü tamamıyla ışıklandırır. Ve bu sayede, bütün kainatla bir ünsiyet, bir emniyet peyda olur ve her şeyle kesb-i muarefe eder. Ve insanın kalbinde öyle bir kuvve-i maneviye husule gelir ki, insan, o kuvvetle her musibete, her hadiseye karşı mukavemet edebilir. Ve öyle bir vüs'at ve genişlik verir ki, insan o vüs'atle geçmiş ve gelecek zamanları yutabilir.'(3)
Şeyh Sadi Sirazi, ‘Çocuklarınızı kuzu gibi büyütmeyiniz ki, ileride kuzu gibi güdülmesinler' der.
Hz. Ali (ra): "Çocuklarınızı kendi zamanlarınıza göre değil, onların yetişeceği zamana göre terbiye ediniz ve yetiştiriniz" buyuruyor.
Ben çocuk olsaydım annemin, babamın ve çevremdekilerin bana nasıl davranmalarını isterdim? Ne isterdiniz, ne isterdik acaba! Hangi hareketler bizi rahatsız ederdi, nelerden mutlu olur ya da neler bizi mutsuz etmeye yeterdi.
1-Ayfer Tunç, Taş-Kâğıt-Makas, YKY, 1. Basım, 2003.
2-Prof. Dr. Yadigar Kılıççı Okulda Ruh Sağlığı Ankara - 1992
3-İşaratül-İ'caz, s.41-42
mustafaturk70@hotmail.com
OKUNMA SAYISI: 352
Bu Köşe Yazısına toplam 1 yorum yapıldı. Sizde yorum yapmak ister misiniz? Tıklayın
Ufak görünen ayrııntıılar ,büyük sorunlar dogurur...
Allahıın selamıı üzerinize olsun,gene ince bir mevzuyu bahsetmişsiniz hocam,ALLAH razıı olsun,çocuklarımızın ileride sağlıklı birer birey olabilmeleri için bence işe çekirdekten başlamalı? Bir elmanın çekirdegi çürük olursa elmanın tamamı,çürümeye mahkumdur!!!Etrafımdaki insanları gözlemledigimde çocuga verilen degeri gördüm,çocuk onlar için sadece bir görsel materyal!!Filan kişi baba olmuş,filan kişi dede olmuş!!Olmuşş olmasınada nasıl bir baba olmuş??MEVZUNUN derin kısmı,yani elmanın çekirdek bölümü,NE kadar bilinçliyiz ? Çocuklarımızı yetiştirirken,dediginiz gibi kendinize nasıl davranılmasını bekliyorsanız öyle davranınız yani EMPATİ eksikligi!Çok basit bir mezvu elmanın tamamen çürümesine neden oluyor.Fakat insanlar halen farkıında degiller.Bu nedenle benim düsüncem hem çocuklarıımızı daha bilinçli egitebilmemiz adına hem daha bilinçli ebeveynler olma adına,en önemlisi diyoruzki boşanmalar haddini aştıı!!Boşanma sebeblerini azaltmaa adına ,empati kurma,çocuk egitimi ve saglıklı evlilik üzerine kurslar düzenlenmeli ve her evli olmayan genç bu kurslara tabii tutulmalı !!!İŞTE ozaman elmanın çekirdegi saglam oldugu gibi dışıda saglam olur.SAYGILARIMLA
Bu Köşe Yazısını üyesi olduğunuz bookmark sitelerinde dostlarınıza tavsiye edin.
YAZARIN DİĞER YAZILARI :