Reklam
Reklam
Mustafa Cem KAĞNICI

Mustafa Cem KAĞNICI


Liyakat mı Sadakat mi?

28 Şubat 2021 - 00:00

Kamuoyunu meşgul eden ve birçok kesim için çeşitli sorgulamalara neden olan Boğaziçi Üniversitesi’nin rektör ataması ile ilgili gelişen olaylar ülke gündeminde ilk sıralara oturmuştur.
İşte tam burada sorgulanması gereken konu, olayın Boğaziçi’nde gerçekleşmesi değildir. Bu olay şehrimizin üniversitesi Karamanoğlu Mehmet Bey Üniversitesi’nde veya Dokuz Eylül Üniversitesi’nde de olabilirdi!
Apartman dairelerine bile üniversitelerin açılması ile ciddi bir öğretim görevlisi açığı oluşmuş ve hızlandırılmış bir süreçle yeterli akademik geçmişi olmayan doçentler, profesörler cenneti haline geldik. İş yaşamının büyük kısmını özel sektörde, siyasette ve akademik çalışmaların dışında geçirenler hızlı bir takvimle en üst düzeyde akademik seviyeye ulaştırılmıştır. Bu kişilerin yayın sayılarına, makale sayısına, bilimsel araştırma ve bunlara yapılan atıf sayısına bakınca durumun vahameti açıkça ortaya çıkmaktadır. 
Bundan önceki dönemlerde; 6 rektör adayının proje sunumları sonrası üniversitedeki öğretim görevlileri oylarını kullanıyor, bu oylama sonucu YÖK’e gidiyordu ve bu 6 aday burada mülakatı alındıktan sonra sayı üçe indiriliyor ve kalan son 3 aday Cumhurbaşkanı’nın önüne getiriliyordu. Böylece atama gerçekleştiriyordu. 15 Temmuz ile başlayan bu süreçte ise YÖK’e başvurular yapılıyor, mesela 1 aday 11 üniversitenin rektörlüğüne aday olabiliyor, Cumhurbaşkanı’nın atamasıyla süreç sonlandırılıyor. Atamalarda üniversitenin tüm bileşenlerinin görüşü ve benzeri bilimsel detaylar yok sayılıp onun yerine kimin mevcut iktidara daha yakın olduğu ve bu iktidarın isteklerini zorluk çıkarmadan yerine getirebileceğine bakılmaya başlanmıştır. Bu doğrultuda, şu anda ülkenin gündeminde olan Boğaziçi Üniversitesi’nde olduğu gibi, bu şartlara en uygun isimlerin sadakat öne alınarak iktidar partisine ve onun desteklediği dernek, vakıf vb. kuruluşlara yakın olanlardan seçildiğini  görüyoruz.
Ülkemizde devlet kurumlarının en üst seviyesinden başlayarak aşağıya doğru gerçekleşen atamalar, çalışma şekillerinde ortaya çıkan sorunlar ve kurumlar içi erozyon ciddi boyutlara ulaşmış kurumların değerini sıfıra yaklaştırmıştır.
Boğaziçi’nin çok değerli öğretim üyeleri ve öğrencilerinin ortaya koyduğu refleks sadece kendi üniversiteleri için değil, Türkiye’deki tüm kurumlarda yaşanan çürümeye karşı koyulmuş bir reflekstir. Buradaki çok kıymetli öğrencileri terörist olarak nitelendirip farklı farklı konulardan suçlamaya çalışan ancak hiçbirinde başarılı olamayıp düştükleri çamurda iyice dibe yönelen siyasi iktidar, içinde bulunduğu durumun acizliğini ortaya koymaktadır.
Bu tür atamaların yapıldığı diğer üniversitelerdeki öğretim üyelerinin ve öğrencilerinin içlerine gömüldüğü sessizlik ve umursamazlık sadece iktidar baskısı ile açıklanamaz. Toplumsal muhalefetin öncülüğünü yapacak ve yapması gereken kurumların başında üniversiteler gelmelidir.

İçinden geçtiğimiz pandemi günlerinde ekonomik sıkıntılarla boğuşan toplumumuzun daha çok toplumsal dayanışmaya, sevgiye ve diyaloğa ihtiyacı var. Bizler de dilimizi ve davranışlarımızı buna göre gözden geçirmeli ve uygun şekilde davranmalıyız. Bu ülkeye yazık etmemek için birbirimizi anlamalı, kutuplaşmanın önüne geçmeli ve yüzyıllardır olduğu gibi beraber yaşayamaya devam edebilmeliyiz.
Önce hukuk, önce adalet, önce bilim, önce aydınlanma...
Yunus'un dediği gibi “sevelim, sevilelim“ ve tekrar biz olalım.
Sağlıklı günlere en kısa sürede kavuşmak dileğiyle...
 

FACEBOOK YORUMLAR

YORUMLAR

  • 0 Yorum